1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23
Biyolojik saat, hayatın en büyük tuhaflıklarından biri. İçimde sessiz ve gizli bir şekilde çalışıyor. Vücudumun ritmini, güneşin doğuş ve batış saatlerine göre düzenliyor. Bu iç saatimin tıkırtıları, dış dünyanın gürültüsüne karışıyor ve çoğu zaman farkında bile olmuyorum. Ancak her sabah uyandığımda, bu sessiz ritmin etkisini saate baktığım zaman görebiliyorum. 8:02… Ve bu sabah biyolojik saatimi görmezden gelip uyumaya çalışmayacağım.
Bugün hava oldukça karanlık. Bulutlar güneşi, bir çocuğun oyuncağını saklamaya çalıştığı gibi sarmalamış. Genelde insanlar bu havanın kasvetli ve boğucu olduğunu söyler ama bence direkt güneş ışığının altında gözlerini kamaştırarak kendini gizleyen dünyanın asıl renkleri bu şekilde ortaya çıkabiliyor.
Bu havanın eşliğinde güzelce çalışabilirim ve belki de işlerimi erken bitirirsem dışarıda biraz gezebilirim ama önce maillerimi ve toplantılarımı kontrol etmem gerekiyor. Telefonu elime alıp takvimi kontrol ederken görebiliyorum bugünün ne olduğunu. Cumartesi… Bugün hafta sonuymuş… Kaybettiğim bir şeyi bulmuşçasına içimde ufak bir sevinç oluşuyor. Tekrar yatağa doğru dönen gözlerime hakim olmaya çalışıyorum. Bu durumdan kurtulmanın en iyi yolu olarak hemen masama geçip bilgisayarımı açma fikri geliyor aklıma.
Son bir kaç aydır hafta sonu tatillerimde sürekli bir şeylerle meşgul olmak zorunda kaldığım için doğru dürüst hiç dinlenemedim. Bugün benim için bir fırsat ve bunu sevdiğim şeyleri yaparak iyi değerlendirmek istiyorum. Uzun zamandır yazmak istediğim kitap için bir çalışma yapamadığımı hatırlıyorum. Bugün biraz yazı yazabilirim ya da çizim tabletim ile bir şeyler karalayabilirim. Kafamın karışmaması için seçenekleri az tutmak istiyorum. Seçenekler ne kadar çok olursa, tercih etmesi de o kadar zorlaşıyor. O yüzden bugün sadece aklıma gelen ilk ikili üzerinde yoğunlaşacağım gibi duruyor.
Bir de bana gelen mail konusu var tabii… Dün işlerimden dolayı üzerinde çok duramamıştım ama belki bugün gelen maille ilgili bir şeyler bulabilirim. İş yerinden teknik konularda oldukça bilgili bir arkadaşımdan yardım almak için ona ”Abi selamlar. Nasılsın, nasıl gidiyor?” diye bir mesaj gönderiyorum. Ondan cevap gelmesini beklerken de konuyla ilgili internetten biraz daha bilgi bulmaya çalışabilirim.
Mesajıma cevap beklediğimden erken geliyor, “Selamlar, iyidir ne olsun, sen nasılsın?”
”İyiyim abi teşekkür ederim. Ya bana bir tane mail geldi. Gidiciymişim abi ben.”
”O ne demek la? Hayrola doktor raporu falan mı?”
”Yok ileteyim sana maili, senin de başını yakayım.” Gelen mesajı ona iletmek için açtığım zaman geri sayımın hiç dinlenmeden akmış olduğunu fark ediyorum.
Kalan Ömrünüz: 0 Yıl, 0 ay, 22 gün, 0 saat, 6 dakika ve 39 saniye
”Ya ben de kötü bir şey var sandım. Böyle mesaj atılır mı adama ahahaha.”
”Reklam olsa on numara mail ama değil mi? Sana hiç mesaj geldi mi abi bu aralar buna benzer bir şey?”
”Benim telefona geldi buna benzer bir şey. ‘Sensiz uyuyamıyorum’ diye mesaj geldi bir gece. Elim ayağıma dolandı yengen mesajı görecek diye ahahaha. Meğerse bahis reklamıymış. Mesaja tıklayınca reklam bağlantıları altta çıktı.”
”Aman abi yuva yıkar valla böyle mesajlar. İnşallah reklam dahi olsa paniklediğini görmemiştir yenge :)”
”Karıştırma oraları dur ahahaha. Ama bana gelen mesaj hem farklı ülkenin telefonundan gelmişti hem de içinde reklam vardı. Senin dolandırıcı büyük ihtimalle reklam linkini koymayı unutmuş.”
Doğru! Bu mesajı bana gönderen kişi reklam bağlantısını koymayı unutmuştur ve olayın tamamı bundan ibarettir. “Hiç bu açıdan düşünmemiştim abi. Doğru, dediğin gibi belki de bağlantı adresini koymayı unuttu.”
”Ama mail adresi çok garip. Dolandırıcı iletişim adresi gibi değil. Onlar genelde random rakam ya da kelimelerden oluşan adresler kullanır. Adresleri sürekli engellendiği için yazım şekli olarak mantıklı isimler seçmezler ama bunun adresi baya düzgün görünüyor.”
”Dolandırıcılığa yeni başlamış abi sanırım. Bir acemilik var belli.”
”Sen bakmışsındır kesin internetten bu adrese. Var mı sitesinde bir şeyler? Sosyal sorumluluk falandır belki.”
”Baktım ama bir şey çıkmadı. Bu maille ilgili herhangi bir bilgi bulabilir miyiz?”
”Sen de dolandırılmak mı istiyorsun anlamadım ki. Dur bakalım da pek bir şey çıkmaz gibi.”
”Yok abi valla meraktan. Acaba tanıdık birisi mi beni işletiyor diye merak ediyorum.”
”Baktım da gönderilen konum harici diğer bilgilerin tümü kapalı. Almanya, Nürnberg kaynaklı görünüyor. Sen boşver maili. Dediğimiz gibi ya acemiliklerine denk geldi linksiz gönderdiler ya da adamlar sosyal sorumluluk kafasında bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.”
”Büyük ihtimalle abi.” ama konuşmayı burada bitirirsem kendimi pek iyi hissetmeyeceğimi farkettim. Konudan bağımsız biraz daha mesaj atıp konuşmayı öyle sonlandırmak daha uygun olur sanırım. “Şeyi ne yaptın abi sen…”
10:54… Bana mesajın geldiği mail adresine bir mesaj yollamak geliyor aklıma. Neden bu konuyu ciddiye almaya başladım bilmiyorum ama iş iyice inada bindi. Bilgisayarımın başında oturup, ekranın karşısında derin derin düşünmeye başlıyorum. “Bu mailin arkasındaki sır perdesini aralamak için nasıl bir cevap yazmalıyım ki?” diye kendi kendime soruyorum. Ciddi ciddi düşünüyorum; belki de mesajın gizemini çözecek, kendilerini ifşa etmelerini sağlayacak bir strateji geliştirmeliydim. Düşündüm, taşındım… Ve sonra, tüm bu karmaşık düşüncelerin arasında, birdenbire aydınlanma anı geldi.
Bazen, en karmaşık sorunların çözümü en basit cevaplardadır diye mırıldanıyorum. Ve işte o anda, kusursuz planım aklıma geliyor. Bütün bu gizem, bu entrika, bu derin düşünceler… Sonunda, tüm bunları bir kenara bırakıp, en basit, en doğrudan bir cevapla yaklaşmanın en iyi yol olduğuna karar veriyorum. Vereceğim cevap, onları şaşırtacak ve “Bu ne biçim bir cevap böyle?” diye düşündürtecek. Kim bilir, belki de bu sıra dışı yaklaşımım karşısında etkilenip, gerçekten kim olduklarını ve neden bu maili gönderdiklerini açıklama gereği duyacaklar.
Parmaklarım klavyenin üzerinde hızla dans ediyor ve şu mesaj ortaya çıkıyor: “Umarım bu bir şaka mailidir, çünkü benim çok sıkı hacker arkadaşlarım var ve onlar şaka yapmayı pek sevmezler… 😉”
Evet, tüm bu düşünme sürecinden sonra, vardığım sonuç bu oldu.
Gönder butonuna basmadan önce, bir an durup ekrana bakıyorum. O kadar düşündükten sonra gerçekten bunu mu yazdım? Yüzümde çocuksu bir gülümseyle ‘Gönder’ düğmesine basıyorum. Şimdi geriye kalan tek şey, onların cevabını beklemek. Acaba bu yaklaşımım karşılık bulacak mı? Yoksa sadece kendi kendime mi gülmüş olacaktım? Ne olursa olsun, en azından bu gizemli macerada eğlenceli bir an yaşamış oldum.
22:04… Günü, en sevdiğim hayvanın çizimini yaparak tamamlıyorum. Ufak, sevimli, ateş gibi parlayan kuyruğu olan bir tilki… Bu hayvana olan sevgim, onun hikayelerdeki zekası ve çevikliğine duyduğum hayranlıktan mı kaynaklanıyor, yoksa yalnızca saf sevimliliği mi beni bu kadar etkiliyor, kesin bir cevap veremiyorum. Ancak bir şey çok açık ki, ekranımda canlanan bu tilki, içimde bir şeyleri harekete geçiriyor.
Bu sevimli yaratık, sadece hayal gücümün bir ürünü olmakla kalmıyor, aynı zamanda özgürlüğün, merakın ve keşif ruhunun da temsili haline geliyor. Dijital çizimimin her bir pikseli, beni bilinmeyen yollara, yeni hikayelere davet ediyor.
Bu dijital tilki, ekranımda sabitlense de, bana hissettirdikleri son derece canlı ve dinamik. O, günlük yaşamın monotonluğundan sıyrılıp, yaratıcılığın ve hayallerin özgürce akıp gittiği bir alan yaratıyor. Ve belki de en önemlisi, basit bir çizimin, büyük bir ilham kaynağı olabileceğini hatırlatıyor.
Yatmadan önce, yarattığım bu dijital tilkiye son bir bakış atıyorum. Ekranın soğuk ışığı odamı aydınlatırken, o ufak, ateş kuyruklu tilki, yarının maceralarına dair fısıldıyor.
Tam o esnada, telefonumun beklenmedik bir titremesiyle irkiliyorum. Gelen bir mesaj, anın büyüsünü bozuyor ve beni gerçek dünyaya, acımasız gerçekliklere geri çekiyor. Ekranı aydınlatan ışık, bir haberin ağırlığını taşıyor. Yakın bir arkadaşımdan gelen mesajda, başka bir dostumuzun vefat ettiği haberi… Bu ani kayıp, içimde bir boşluk, tarifsiz bir hüzün yaratıyor. Mesaja bakarken sanki baktığım yerler kocaman görünmeye başlıyor gibi hissediyorum. Bakış açımda yer alan bütün nesneler o kadar fazla büyüyor ki aralarında sıkışıyorum. Boğazım düğümleniyor.
”Ne demek yani… O artık yok mu?” diye bir soru beliriyor aklımda. Çizdiğim tilki dikkatimi çekiyor tekrardan. Biraz önce neşe kaynağım olan o tilki, ateşli kuyruğuyla birlikte şimdi hüzünlü bir sükunetin simgesi haline geliyor.
Telefonu elime alıp mesaj atan arkadaşımı arıyorum. O sırada bilgisayarımda açık olan uygulamalarımı kapatırken yine o mail çıkıyor karşıma.
Kalan Ömrünüz: 0 Yıl, 0 ay, 21 gün, 10 saat, 27 dakika, 54 saniye
Devam Edecek…

Bir Cevap Yazın